Necmi Hatipoğlu Yazıyor
Değerli Medyafaresi Okurları; sizlere iki arkadaşımla birlikte gittiğimiz ve dört güne sığdırdığımız, çok önemli bir kamptan söz edeceğim.
Eğitimle tatilin iç içe geçtiği bu kampın kişisel değil ulusal, hatta evrensel tarafları vardı ve anlatılmazsa olmazdı.
Memleketimizin müzikal hayatında müstesna bir yere sahip olan ve artık nerdeyse tüm dünyada tanınan Taksim Trio’nun üyesi; “Bağlama’nın Üstadı Azamı” ya da diğer bir ifadeyle “Ustaların Ustası” sevgili İsmail Tunçbilek’i hepiniz biliyorsunuz.
Alışık olduğumuz bağlama soundlarına, yarattığı kendine has tarzı ve icrasıyla bambaşka güzellikler katan bu büyük müzisyeni şahsen ben 20 yıldan uzun süredir takip ediyorum.
Diş hekimi kardeşim Uğur Kılıç da çok duyarlı bir müziksever ve tam bir Taksim Trio hayranıdır. Berlin’den Türkiye’ye tatile gelen İzmirli dostum Kamil Durmaz da en az bizler kadar sağlam bir İsmail Tunçbilek ve Taksim Trio hastasıdır. Onu İzmir’den alıp, Kaş-Demre arasındaki yeni adıyla Boğazcık, eski adıyla Barak Köyünde kurulu olan ve pandemiye rağmen hiç aksamadan dört yıldır düzenlenen “İsmail Tunçbilek Müzik Kampı’na” gitmeye karar verdik.
“Öğrenmenin, tanımanın ve bilmenin yaşı yoktur” deyip çıktık yola.
Bu yıl 21-25 Temmuz tarihlerinde düzenlenen kampta toplam 26 katılımcı vardı. Üst veya orta seviyede bağlama çalan da vardı aramızda, bağlamayı hiç eline almayan da…
Fakat bu kampın en güzel ve belki de en önemli özelliği buydu zaten. Hangi enstrümanı nasıl çaldığınız değil önemli olan, içinizdeki müzik aşkı yetiyor bu kampa katılmaya…
Kampa girer girmez sanki sihirli bir el bütün egonuzu, kibirinizi kapının dışında bıraktırıyor size. Çünkü burada muazzam bir saygı ve tarifi imkansız bir sevgi enerjisi kaplıyor insanın ruhunu.
Kimsenin kimseye bir üstünlüğü yok orada!
Çetin Akdeniz’le aynı Türküye tezene sallıyor, aralarda anlattığı anılarına hep beraber gülüyorsunuz.
İsmail Tunçbilek’in büyülü parmaklarıyla çaldığı notaları ve kainata yayılan müziğini, meditasyon yapar gibi dinliyorsunuz. Hasan Genç, Kemal Kamalı, Fatih Evşen hocalarla etüt yaparken doğru bildiğiniz yanlışların farkına varıyorsunuz.
İsmail Tunçbilek’in mangalda kendi elleriyle pişirdiği etleri yemenin damağımda bıraktığı lezzeti neyle ifade ederim, sahiden bilmiyorum ama ‘hiç o kadar lezzetli mangal eti yememiştim’ dersem sanırım meramımı anlatmış olurum.
Akşam olunca çimenlerin üzerinde bir çember oluşturup, beraberce şarkılar türküler çalıp söylüyor, o güne kadar hiç kimsenin işitmediği eserleri ustaların tezenesinden dinliyorsunuz kampta.
Dört gecelik kampın bir başka özelliği de şu; cennet memleketimizin pek çok yerinde olduğu gibi Boğazcık’ın havası suyu öylesine temiz ki, gün ağırana kadar buram buram Anadolu kokan türküleri dinledikten sonra, sabah güneşin doğuşunu seyredip yatmanıza rağmen iki üç saatlik uykunun ardından, müthiş bir dinginlikle uyanıyorsunuz.
Yani kısaca hayatın sırtınıza yüklediği bütün ağırlıklardan kurtuluyor, yorgun bedeninizi ve kirlenen ruhunuzu her türlü olumsuzluktan arındırıyorsunuz.
Resmen yenileniyorsunuz.
Gençlerin ya da dijital çağın çocuklarının lisanıyla söyleyecek olursak “resetlenip, update” oluyorsunuz bu kampta.
Kampımızın son gününde yat turu vardı. Bu güzel günden de söz etmezsek olmaz elbette.
Güleç yüzüyle insanın ilk görüşte kardeşi gibi yakın hissettiği Hayrettin Kaptan’ın “Neşko 1” adlı teknesiyle denize açılmadan önce Çayağzı’nda buz gibi suya girip kendimize geldik. Milyonlarca yıldır bu sahillere ev sahipliği yapan Caretta Carettaların selamıyla açılıyorsunuz denize…
Kekova körfezinin koylarında gezip, akvaryum gibi suda denize girmenin keyfi ise tarif edilemez ama en az onun kadar keyifli olan bir şeyi daha söylemem gerekiyor; denizin ortasındaki Maksim Trio konseri...
Hayır, yanlış yazmadım, ya da yanlış okumadınız; “Taksim” değil, bu gurubun adı “Maksim Trio”
Kampımıza katılan gencecik ve son derece yetenekli iki müzisyen kardeşim vardı. Biri Kanun sanatçısı Sevde Başaran, diğeri ise klarneti adeta konuşturan Gültekin Aslan. Onlara bağlamasıyla Fatih Hocamız da eşlik edince ortaya Taksim olmasa da Maksim Trio çıktı ve gurubun adı böylece oluştu.
Teknenin üst bölümünde onlar konser veriyor, aşağıda Çetin hoca ve bağlama çalan bazı arkadaşlar halk müziğinin ruhu okşayan ezgilerini çalıp söylüyordu. Onlara zaman zaman Bendir’le eşlik etme görevi de benimdi…
Denizin ortasında canlı şarkı-türkü söylemenin, dinlemenin, insanın üzerinde nasıl bir etki yarattığını anlamanın tek yolu ise orada bizzat bulunmak elbette…
Anlatacak daha çok şey var ama ne yazmaya sosyal Medyafaresi'nin sayfaları yeter, ne de okumaya sizin zamanınız…
En güzeli gitmek, görmek, yaşamak…
Kampı organize eden Fatih Evsen hocamıza mı, etrafımızda pervane gibi dönen ve tüm sazlarla tek tek ilgilenen Ramazan Uzunlar hocamıza ve eşi Nilay hocaya mı, yoksa güler yüzü ve lezzetli yemekleriyle bizleri dört gün boyunca doyuran Durkadın ablaya mı (yaşım itibarıyla benim kardeşim olan elbette ), ya da kampın bulunduğu Boğazcık köyünden kardeşlerimiz Hüseyin Kızmaz’a ve Şerife Talay’a mı teşekkür etmeli, insan sahiden şaşırıyor.
Bütün bu yaşadıklarımızı saniye saniye kaydetme azmini ortaya koyan Berat kardeşimle beraber, genç yaşına rağmen yeteneği ile ‘muazzam bir gözlemci’ olmasını da avantaja çevirerek ortaya şahane filmler koyan, yönetmen kardeşim Emre’yi unutmadım.
Yolunda A.Ş’yi çok beğenmiştim. Fakat kamptan döner dönmez ilk işim Emre Budak’ın yaptığı diğer dizi ve filmleri izlemek oldu elbette. Hepsi birbirinden güzel ve eğlenceli işlerdi.
İsimlerini burada yazmayı unuttuklarım da, saçımda artık neredeyse hiç kalmayan siyah saçlarıma versin bu unutkanlığı, olmaz mı?
Elbette en büyük teşekkürü, görkemli sanatının yanına tevazuunu ve kamil insanlığını sığdıran, kocaman yüreğiyle ve upuzun kollarıyla hepimizi sımsıkı kucaklayan İsmail Tunçbilek hak ediyor.
Bir sonraki kampa kadar nasıl bekleyeceğini düşünmeden edemiyor insan ama ayrılırken ardımızdan el sallayan Fatih hocamızın şu sözü, bütün bu anlattığım hikayenin özeti gibi aslında;
“daha şimdiden özledik sizleri…”
İnsan sadece aşk gözüyle ya da diğer bir ifadeyle üçüncü gözüyle bakıyorsa dünyaya, karşısındakinin iç dünyasını görebiliyor.
Ve bu kampta bilin ki böyle dervişler geziniyor…
Kâh 16 yaşında elinde bağlamasıyla dostuna öğütler veriyor,
kâhı sabırtaşı olsa çatlatacak kadar büyük bir tevazuuyla, bir köşeden her şeyi izleyen ve bir nazarla insana hayat dersi veren hoca oluveriyor.
Her yerde bir ders var aslında bakıp da görebilen, üçüncü gözü açık kamp sakinleri için...
Ve son sözü ev sahibine bırakalım:
Bu hayatı yaşamakla kalmayıp müziğiyle anlatan ve dünyaya her daim gönül gözüyle bakan sevgili İsmail Tunçbilek soruyor ya “Derdin Ne?” diye, yok mu hepimizin az ya da çok derdi bu dünyayla?
Kimimiz aşktan, kimimiz işten, kimimiz eşten, kimimiz de aştan muzdarip değil mi bu alemde?
Evet öyle ve bütün dertlere son noktayı çağımızın modern Dervişi İsmail Tunçbilek koyuyor;
“Müzik ola, Aşk ola”